alışveriş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alışveriş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2012 Pazartesi

Fashion Against Aids


Geçenlerde alışveriş için en sevdiğim saat olan 8-10 arası Cepa'da mağaza mağaza dolaşıyordum. Sonra H&M'e gireyim dedim. Tam da yeni koleksiyonlarını derliyorlarmış. Mağazaya giren herkes, yeni ürünlerin gelmesinin heyecanıyla 5 parçadan az olmamak üzere kıyafet, ayakkabı v.s alıyor, kabinlerin önündeki görevlileri "İçeride askı bırakmayalıım!" şeklinde bağırtıyordu. Neyse ben de yeni koleksiyona şöyle bir göz atayım diye o tarafa yönlendim. Ama koleksiyondan öte astıkları bir ibare daha çok ilgimi çekti.

Bu koleksiyonun en güzel yanı, hem mağazalardan yapılan her alışverişin %20si'nin Aids adına bağışta kullanılması, hem de bir nevi toplumsal uyanış için sosyal medyayı da kullanarak, insanları bu konuda bilinçlendirmesi. Hatta bu konuda bir de web sitesi var: http://campaign.hm.com/faa2012/?lang=tr Kampanya da siteden anlayacağınız gibi gayet güzel gidiyor, yapılması gereken tek şeyse, siteye bir öpücük fotoğrafı yüklemek.


Ben tercihimi kuru kafalı bilezikten yana kullandım. Koleksiyonda ayrıca beğendiğim birkaç fotoğraf da aşağıda, herkese şimdiden iyi alışverişler!








17 Nisan 2012 Salı

"Victoria'nın Sırrı" nı ben çözdüm!

Geçen haftalarda İstanbul'a bir hafta sonu kaçamağı yaptık. Arkadaşımın da İTÜ'de sınavı olduğundan boş vaktimizi dolduralım diye en yakındaki ilgi çekici yere gidelim dedik. O yer: İstinye Park. İlk defa gittim İstinye Park'a, açılalı beş yıl olmuş halbuki. Ama şimdiye kadar gördüğüm en güzel Alışveriş-Yaşam merkezi. (içinde Hillside da var). Ankara'da yaşamama ve Ankara'nın bir AVM kenti olma özelliğine dayanarak söylüyorum ki, Ankara bu kadar markayı daha birkaç yıl toplayamaz bünyesinde. Zaten bir de o markalardan alışveriş yapabilecek gelirde insanların bulunması gerekir ki, İstanbul bu anlamda daha zengin-fakir uçurumlu bir yer.

Neyse konuma dönecek olursam, mağazaları dolaşırken nedense! gözüm Ankara'da görebileceğim tüm markaları es geçiyordu. Sanki oraya yabancı bir markadan alışveriş yapmayı kafama koymuş gibi "O" mağazayı arıyordum. Bilin bakalım üst kata çıktığımda beni hangi mağaza karşıladı? Her yeni yılımızı melekleriyle süsleyen Victoria's Secret! Tam da karşımdaydı. Ben de durur muyum mağazamı bulmuşum, kendimi yüzümdeki aptal sırıtışla birlikte bir anda içeride buldum.

İçerisi bolca renkli ama yine de pembe hakimiyetli, albenisi olan her tarz ürünü barındıyordu. Tabii Victoria's secret diyince akla ilk olarak iç çamaşırı geliyor. Ama orada kozmetik ve aksesuar bölümü de gayet büyüktü. Her şey pembe, her şey çok güzeldi benim için. Fiyatlarına gelince yani normalin üstüydü tabii ki. Gelip de sürekli alışveriş yapabileceğim yerlerden değil. Mesela M.A.C gibi çıkardıkları her seriyle kendimden geçerim ama aldığımı da uzun uzun kullanırım. Bu durumun böyle olmasının en büyük sebebini söyleyeyim size: Kesinlikle MARKA. Aslında biz ruj almıyoruz, iç çamaşırı ya da benim aldığım gibi bir bilezik satın almıyoruz. Biz M.A.C alıyoruz, anlattığım durumda belki de "melek" satın alıyoruz kim bilir! Şimdi fark ettim de bu yazıda kendi psikolojimi de derinlemesine inceleyeceğim sanırım. Ben bu durumu açıklamadan önce biraz Victoria's Secret'tan bahsedeceğim, madem yeri gelmiş anlatalım.


Bu hikaye Roy Raymond adlı bir adamın eşine sürpriz yapmak amacıyla bir iç çamaşırı dükkanına girmesi ve belki de orada kendini rahat hissedememesi ile başladı. Sonrasında kendisi gibi bir sürü erkeğin olabileceğini fark etti ve kendi iç çamaşırı markasını yaratmak istediğine karar verdi. Her şey kendi istediği tarzda olacaktı; iç çamaşırına bir anlam yükleyecekti. Hem kadınlara hem de erkeklere cesurca kendini ifade edebilen bir marka olmalıydı. İdol olaraksa, kadınların hep özeneceği birini seçmeliydi. Bu kişi Kraliçe Victoria'ydı. Takvimler 1977'yi gösterdiğinde Victoria's Secret ilk mağazasını açtı. Sonra da gerisi hızlıca geldi, günümüzde top modellerin meleklerden biri olmak için kıyasıya yarıştığı, şovun asla bitmediği vazgeçilmez bir marka. Tabii o günlerde bilinmeyen sebeplerden dolayı Roy Raymond, Victoria's Secret markasını Leslie Wexner'a sattı ve sonrasında kurduğu çocuk markası battığında beklenmedik bir şekilde kendini Golden Gate köprüsünden aşağı atarak yaşamına son verdi.




Raymond Victoria's Secret mağazalarını tasarlarken, Kraliçe Victoria'nın yatak odasından ilham aldı. Her şey kusursuz olmalı, kadın ruhuna hitap etmeliydi. Ve istediği gibi de oldu, şu an mağazalar başta Amerika olmak üzere dünyanın gözde ülkelerine yayıldı. Türkiye de bu ayaklardan biri. Öyle ki Victoria's Secret sadece mağaza  anlamında pazarlamasını gerçekleştirmiyor. Avon katalogları gibi, her ay Victoria's Secret da müşterilerinin evlerine konuk oluyor. Ve yapılan araştırmalarda kadınların bu katalogları atmaya kıyamadıkları ve hatta koleksiyon yaptıkları ortaya çıkmış. Sanırım bu noktada bu araştırmaya katılabilirim; çünkü ben de alışveriş torbasını dahi atamadım.


Meleklerine gelince, kesinlikle sıkı bir hiyerarşi sistemi var. Marka sağlam ona şüphe yok; sattığı ürünlerden o ürünleri pazarlayan top modellerine, şovuna kadar her şeyi ince hesaplanmış durumda. Örneğin modeller ne olursa olsun kurallara uymak zorunda, imajlarını zedelemek, yapacakları en yanlış hareket. Bu nedenle her yıl binlerce televizyon ve reklam kampanyası tekliflerini geri çevirmek durumundalar.


Ayrıca "melek" statüsüne ulaşmak konusunda kıyasıya bir mücadele olduğundan bahsettim. Öyle ki her yıl, Victoria Secret'ın meleklerinden olmak isteyen binlerce genç kız, onlarca elemeden ve kamplardan sonra takıma katılabiliyor. Takıma katılmak da yeterli değil, amaç "melek" olmak. Bunun içinse daha fazla sorumluluk gerekli. Çünkü bir kere melek olduysanız, mesleği bıraktığınız ana kadar bunu devam ettirmeniz gerekir. Örneğin adınızın hiç bir skandala karışmaması gerekir, formunuzu aynı tutmanız, topluma yararlı işler yapmanız v.s. 


Tabii marka da gençleşmeye çalışıyor, bu anlamda her yıl podyumlarda yeni yüzler görmek mümkün. Ancak kanat olayına gelince, işte onlar kıdem sırasına göre belirleniyor. Hatta buna göre kanat büyüklükleri bile değişiyor. Kısacası her genç kızın ve erkeğin rüyası olmak öyle kolay bir iş değil. Hatta Amerikalı çoğu genç kız, sırf bu mankenlerin yarattığı etkiden dolayı ömürlerinde bir kere bile olsun o çamaşırlardan giymek istiyor. Yani kendilerini o melekler gibi hissetmek istiyor. Bu adeta bir fenomen olmuş. Markanın yarattığı etki sosyal medyayı aylar öncesinden hazırlıyor, taa ki yılbaşı gecesi şovuna kadar. O gece her şey kusursuz oluyor. Çünkü o bir şov, öylesine bir defile değil. Bir iki saatlik yaşanılan bir zevk. Ve herkes buna saygı duyuyor.

Sonuç olarak bence böyle markaların artık sadece ihtiyaca yönelik ortaya çıkmadığını biliyoruz. Onlar bize bir hayat stili sunuyorlar, biz de kabul ediyoruz. İşte hepsi bu. İleride olur da yolunuz İstinye Park'a düşerse siz de bir uğrayın, marka nasıl yaratılırmış görün derim!

Kaynak: Markethink ya da Farkethink- Uğur BATI

12 Nisan 2012 Perşembe

B-random decisions

Bugün bloguma da isim kaynağı olan B-random decision kavramından bahsedeceğim. Aslında bu kelime aklıma şu şekilde geldi: Yazmak istediğim konuların markayla ilgili olduğunu biliyordum ama aynı zamanda insanları gerçekten satın almaya yöneltenin ne olduğunu anlatmak istiyordum. Bu nedenle bugüne kadar okuduklarımın bir karışımı olarak esasında, temelinde markanın yattığı ve sonuç olarak da insanların rastgele seçimler yaptığı durumlardan bahsedeceğim.

Evet rastgele seçiyoruz çoğu zaman. Bunu en iyi anlatacak çalışmalar da aslında marketlerde yapılan Alışverişçi Araştırmaları. Bu araştırmaların en bilineni de raf testi. Buradan sizinle birkaç sonucu paylaşmak istiyorum. Örneğin satın alma kararının %74'ü mağaza içerisinde verilmektedir. Tercihlerin de %60'ında ürün ambalajları etkilidir. Bazı ürün lansmanlarındaki başarısızlık oranının %50'si market teşhirinden kaynaklanmaktadır. (www.arastirmadayenilikler.com)

Şimdi de bu oranların analizini yapalım. Kaç kişi daha alışveriş yapmadan ve aslında ihtiyacı olmadan direk büyük alışveriş arabalarından alıyor? Ya da kaç kişi elini ilk attığı şeyi (genelde güvenilen marka) sepete atıp, çoğu zaman fiyatına bile bakmıyor? Ya da aldıklarının fazlalığını ancak kasada ödeme yaparken fark ediyor? Çoğu zaman görürüz kasa kenarında mutlaka bırakılmış birkaç parça mal vardır. Onları bırakanlar da artık son dakika nereden kurtarırsam mı diye düşünüyor, nedir?

Evet bunların çoğunu hepimiz her gün yaşıyoruz. Ve aslında çok da umursamıyoruz. Umursamamak aslında iyi bir şey olabilir; fakat sizlere bunu yaptıran birileri var dersem? Yani bir şekilde algımızda oynamalar meydana geliyor ve bilinç dışı hareket ediyoruz. Bunun için en güzel örnekler de işte o büyük süper marketlerde...

Duyduğum en ilginç örneği yazmak istiyorum burada. Gerçekten bunu düşünen beyinler var ve daha buna Türkiye'de rastlamadım, belki de rastlamış ve fark etmemişimdir, ama takdir sizin ben anlatayım. Duyduğuma göre Amerika'da bir süpermarket zinciri, genelde her süpermarkette bulunan ekmek fırınlarının maliyetini kısmanın ve hatta ortadan kaldırmanın yolunu bulmuş. Hepimiz yaşamışızdır, markete gireriz içeride mis gibi bir taze çıkmış ekmek kokusu vardır. Aç olmayan adamı bile cezbeder, kendinden geçirir. Hemen oraya yönleniriz ve hatta kasaya gelmeden ucundan azıcık kemiririz. İşte bu tilki arkadaşlarımız, yapılan birkaç araştırma sonrası ve belki de sadece gözlem, insanların bu zaafından yararlanıp, fırından taze çıkmış ekmek kokusu şeklindeki oda spreylerinden kutu kutu almışlar ve bunu mağazanın her yerine belirli aralıklarla sıkmışlar. Bakmışlar ki aynı etkiyi yaratıyor, ne yapalım bari fırını kaldıralım herkes mutlu olsun demişler! İşin en ilginç kısmı insanlar bunu hiç fark etmemiş; çünkü duyularına seslenen bir güzellik var ortada, gerisi teferruat.


Tabii böyle bir şey ortaya çıkar da başka sektörler uyur mu? Bahçe malzemeleri satan bir mağaza da aynı taktiği uygulamaya başlamış; tabii onunki başka bir koku. Bu sefer de kendimizi rahat, mutlu kendi bahçemizde huzurlu dakikalar geçirir gibi hissetmeliyiz öyle değil mi? Buna en güzel çözüm de çim kokusundan başka ne olabilir ki? Hem çim kokusu bir güven vermez mi ki bize? Hele bir de yağmurdan sonra koklasak o havayı?



İşte böyle sayın seyirciler tahmin edin, satışları ne yönde gitmiştir bu iki mağazanın. Hem satışlar artmış, hem de maliyetler azalmıştır. Ekonomist arkadaşlar için marjinal fayda tavan! Sonuç olarak duyularımıza seslenen her türlü etkiye tepkimizi veriyoruz. Aslında biz çok güzel cezbediliyoruz. Biliyorum bazı kişiler için bu bir sorun değil. Sonuçta tüketici mutlu ayrılıyor o mağazadan; ama şöyle de bir durum var ki bunlar sadece küçük taktikler. Ve bence orjinaller, çoğu kişinin akıl edeceği şeyler değil ama süpermarketler konusunda daha değişik teoriler de var. Öğrendikçe ya da aklıma geldikçe onları da anlatırım, şimdilik Arrivederci bilinçli dostlarım!